Şehid Halil Kantarcı

Öncü Şahsiyetler

|

Kullanıcı Oyu: 0 / 5

Yıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değilYıldız etkin değil
 

BIR HALIL DESTANI – ADEM ÖZKÖSE

Bir Halil destanıdır bu… Yiğitliğine, cesaretine şahit olduğumuz kadar merhametine, insanlığına, dostluğuna, fedakârlığına da şahit olduğumuz adanmış bir yüreğin destanı… Kendi aramızda yaptığımız sohbetlerde “Biz şehit olmalıyız. Ölümümüz de en güzelinden olmalı” diyen bir aşk ehlinin destanı. Halil Müslüman olarak doğdu, güzel bir Müslüman olarak yaşadı ve bir Müslüman’ın bu dünyaya veda edebileceği en güzel şekilde veda etti. Biz buna şahidiz… Hz. Hamzalardan, Selahaddin Eyyubilerden kalan tarihimiz de şahid olsun.  Hududlarını inancımızla çizdiğimiz vatanımız da şahid olsun.  Halep’in, Kudüs’ün sokaklarında, Kahire’nin zindanlarında onur ve şerefin destanını yazan ümmetimiz de şahid olsun.  Şahid olsun melekler,  şahid ol ya Rab!

Halil’i ilk defa 28 Şubat günlerinde tanımıştım. İnancımız için, başörtüsü için meydanlarda, zindanlarda vuruştuğumuz günlerde. Halil tıpkı 15 Temmuz gecesi olduğu gibi 28 Şubat’ta da ilk defaalanlara atılanlardan oldu.  Beyazıt’da, Cuma namazı çıkışlarında kardeşleriyle, bacılarıyla saf tuttu.  Gültepe Lisesi ikinci sınıf öğrencisi Halil kısa zamanda meydanlarda, İstanbul’un sokaklarında darbecilerin tehditlerine, polislerin coplarına 16 yaşında meydan okuyan bir yiğide dönüştü… Birileri için zulüm günü olan 28 Şubat birileri için de kavga, direniş, cihad günüydü. Metin Yüksellerin bir sancak gibi kendilerinden sonraki nesillere teslim ettikleri meydanlardan, sokaklardan, mevzilerimizden çekilmek olmazdı. Çünkü meydanlar zalimlere karşı dövüş, onur, şeref ve izzet yeriydi. Halil de sonuna kadar direndi meydanlarda. Geri çekilmeden direndi, geri çekilmeyi aklından bile geçirmedi. Böylece  bir Halil destanı başlamış oldu. Vatanımızın, ümmetimizin geleceğine; inancımıza, çocuklarımıza adanan bir destan…

Sonra Halil zindana düştü. Bıyıkları yeni yeni terlemeye başlamışken, daha 16 yaşını bitirmesine 3 ay kalmışken  zindandaydı Halil… Fatma ana, Ali amca gözyaşlarıyla Halil’i zindana uğurladı. Biricik Halilleri artık dört duvar arasındaydı.

Zalimler onu dört duvar arasına sokarak esir alacaklarını sandılar. Fakat hiç de öyle olmadı. Bir kere Halil inanmış bir adam, direnişçi bir Müslüman’dı. Zindanda da olsa direnmesi gerektiğinin hep farkında olan, asıl kavganın şimdi başladığını unutmayan Müslüman bir direnişçiydi Halil… 16 yaşında gardiyanlara, hücre duvarlarına karşı direnen bir yiğitti. Hem inanan bir adam için zindan da  neydi ki… Asıl özgürlüğün Allah’a kulluk olduğunu bilen Halil kendini özgür sananlardan, kullara kul olanlardan milyonlarca kez daha özgürdü dört duvar arasında olsa da…

Bir Halil destanı meydanlardan sonra şimdi de mapushane damlarında, zindanlarda, maltalarda, ring arabalarında sürüyordu. Metris Cezaevi ile başlayan bu destan Niğde, Bandırma, Eskişehir ve Bolu Cezaevleriyle devam etti. Yaşıtları dışarıda oyun oynaş peşinde koşarken Halil zindanda kavganın, direnişin orta yerinde büyüyordu. Bizim de Halil’le yolumuz bu sefer zindanda kesişiyordu. Daha önceleri bir çok kez Bandırma Cezaevi’nde ziyaret ettiğim Halil’le aynı cezaevini, aynı hücreleri paylaşıyorduk.

Halil insanları kırmaktan imtina eden bir arkadaştı.  Fedakârdı; paylaşmaya, kardeşliğe önem verirdi. İyi bir zindan ve kavga arkadaşıydı. Yeri geldiğinde kardeşini kendi nefsine tercih eden bir dosttu. Babası Ali amca boşuna ona Halil ismini vermemişti. Halil dost demekti…

Halil’im şahid olsun zindan duvarları dik duruşumuza. Koğuş bahçelerinde, hücrelerde getirdiğimiz tekbirlere… Uğruna hayatlarımızı adadığımız “La ilaheillallah” nidalarımıza. Şahid olsun sürgülü kapılar, mazgallar milletimize, toprağımıza, ümmetimize olan sevdamıza.

Bir Halil destanı hiç durmadan sürdü. Bu izzetli bir Müslüman’ın destanıydı. 16 yaşında girip 25 yaşında çıkmıştı Halil zindandan. Cezaevi’nden çıktıktan kısa bir süre sonra da “seninle bir mücahid olduğun için evleneceğim” diyen Ayşe bacıyla hayatını birleştirdi Halil… Halil için hem hayat hem de mücadele arkadaşı olan Ayşe bacı ona üç evlat verdi. Halil artıkAli Cihad, Zeynep Serra ve Ömer Tarık’ın babasıydı.

Zindandan çıktıktan, baba olduktan sonra da kavgayı, mücadeleyi, meydanları bırakmamış; dostlarına karşı hep vefalı olmuştu Halil…“Sekizbuçuk yıl zindanda yattım, biraz da dinleneyim, başkaları mücadeleye devam etsin” demedi hiçHalil… Çünkü Halil’in bir aşkı, sevdası, inancı vardı. Aşkı, sevdası, inancı olan adama daoturmak yakışır mıydı?

Ve yıllardan 2016,  günlerden 15 Temmuz, vakitlerden akşam vakti gelip çattı. Zalimler tıpkı 28 Şubat’da olduğu gibi Âlem-i İslam’ın son savunma hattı olan Anadolu’yu tamamen işgal etmek, halkımızı teslim almak, inancımızı aşağılamak isteyince Halil yine meydanlara fırladı. Tarih destansı bir direnişe daha şahitlik ediyordu. Tıpkı Kudüs’ün sokaklarında, Rabia Meydanı’nda, Halep’in, Şam’ı Şerif’in varoşlarında olduğu gibi ümmetin çocukları bu sefer de İstanbul’da destan yazıyordu. Çünkü biz her ne olursa olsun teslim olmayan, zulme boyun eğmeyen bir ümmettik. Direnmeyi Şeyh Ahmed Yasin’den, Şamil Basayev’den, Esma’dan, Abdulkadir Salih’den öğrenmiştik. Bizim direniş önderimiz Peygamberimizdi… Zalimlerin tankları, savaş uçakları, kurşunları varsa bizim de tekbirlerimiz, salavatlarımız, sloganlarımız ve en büyük, en güçlü olan Rabbimiz vardı. Vatan Caddesi’ne, Boğaz Köprüsü’ne, Çengelköy sokaklarına, Üsküdar Meydanı’na, Kızılay’a, Gölbaşı’na; İstanbul ve Ankara’nın her yerine er meydanı kurulmuştu.  Gün kavga günüydü. Gün sokaklara barikatlarımızı kurup vatan, millet, ümmet için direniş günüydü. Gün Mursi olma günü, gün Abdulkadir Molla’yı selamlama günü, gün Zehran Alluş’un yolunda yürüme günüydü. Gün kıyamete kadar unutulmayacak bir Halil destanının son demleriydi. Halil yine en öndeydi, yine kavga meydanındaydı. 28 Şubat’da meydanlarda, esir düştüğünde zindanlarda yazdığı destanı şimdi de Çengelköy sokaklarında sürdürüyordu. Destan gibi yaşayan bir adamın ölümü de destan gibi olmalıydı. Bu destana, şanlı direnişimize ezanlar, salalar şahitlik ediyor; kavga meydanı bir kez daha cengâverliğinne demek olduğuna şahid oluyordu. İstanbul Allahuekber sesleriyle inlerken vatanımıza, milletimize, dinimize, ümmetimize düşman bir zalim Çengelköy’de Halil’i hedef aldı. Dedim ya destan gibi yaşayan bir adamın ölümü de destan gibi; direnirken, savaşırken olmalıydı. Ezanlar okunurkengöğsüne giren kurşun sırtından çıktı. Son kez getirdiği tekbir ezan seslerine karıştı. Halil hayatı boyunca kurduğu şehadet düşüne ulaşıp meleklerin kolları arasında gökyüzüne doğru yükselirken ondan geriye bir tekbir, bir ezan, bir vatan, bir millet, bir de destan kaldı. Bu destan kıyamete kadar, milletimiz, ümmetimiz var oldukça unutulmayacak olan bir Halil destanıdır.

Temmuz Dergisi

2 Ağustos 2016